İnek ne içer?

Mart 19, 2017, 10:47 am 707 izlenme

    Bir 18 Mart daha geldi, geçti. Nasıldı dizeler? “Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber!”  İşte o şehid oğlu şehid var ya, o avucunu ona , buna açmadığı için bu şekilde yüceltilmiştir! Makber değil de tanker, gemicik, makam, mevki  derdinde olup, ele, güne, ona, buna avuç açanlar , ancak geçmişin debdebesi ile avunur. Malesef, dedelerimizin layık görüldüğü gibi “ağuş” hayali kurmak, bizim haddimiz değil… 

 

 

    Şöyle düşünelim ; yıllar boyunca çalışıp, alın terinizle, helalinden kazanarak, vergisini vererek, ananızın ak sütü gibi bir birikim yaptınız. Ardından, bu birikimle bir tarla aldınız. Etrafını çevirdiniz, yabancılar girmesin, tarlanıza zarar vermesin diyerek de dikenli, jiletli teller kullandınız. Hatta, herkesin görebileceği bir şekilde, uyarı amaçlı olarak ;”Dikkat, köpek var!” tabelalası da astınız. Çomar da bahçede turluyor yani.

 

 

    Ardından, verimli olacağını düşünerek bahçenize elma ektiniz. Tam “Oldu bu iş!” derken, bir de baktınız ki ürün ve ürüne olan talep az, fiyat düşük, dolayısıyla da beklentilerinizi karşılamıyor. “Bunca çabaya ne gerek var , değmezmiş!” dediniz. Bunun üzerine de ağaçların hepsini köklediniz , yerlerine ceviz yahut zeytin ektiniz. Hem uzun ömürlü, hem de ürün olarak daha revaçta. O ağaçları köklediğiniz için sizi eleştirebilecek , kınayabilecek kimse var mıdır? Bahçe sizindir, size bir katkısı olsun diye almışsınızdır. Ağaçları eken, büyüten de sizsinizdir. Malınızdır tamamı netice olarak , dolayısıyla, tasarruf hakkınız mevcut ve bakidir. Bu sebeple, en çevrecisi, doğa severi bile buna bir eleştiri getiremez. Köklediğiniz ağaçları da ister yakar , ister satarsınız. O da sizin bileceğiniz bir şeydir.

 

 

    Bunun dışında, bir de şöyle bir durum hayal edelim ; bahçenize sizin bilginiz, izniniz dışında, yahut “bilginiz” dahilinde fakat rızanız dışında , izinsiz bir şekilde ( mesela siz köyden dönerken , birilerinin bahçenize girdiklerini uzaktan görüyorsunuz gibi…) birileri girseler ve netice olarak da , sizin gözetiminiz haricinde giren bu şahıslar, Çomar tarafından ısırılsalar , sizi kim suçlayabilir? Kime sorarsanız sorun , bu gibi bir durumda, bu şahısların ısırılma ihtimalinin yüksek olacağını söyler. Zira, Çomar köpektir ve köpekler bunu yaparlar . Hele ki bekçi köpeği ise. Neticede , siz de o köpeği o niyetle bahçenizde besleyip barındırmıyor musunuz? O da karşılığını verip , ısıracak elbette. İşi bu. Hele ki Çomar! Isırır , kıstırır , kırtlar… Yani her yörenin ifade şekliyle çekinilmesi gereken bir köpek tiplemesidir Çomar. Siz de onca uyarıyı bu sebeple koymuşsunuzdur dışarıya zaten. Buna rağmen girene, hatta kendisi girmeyip, çoluğunu, çocuğunu yollayana ne denir? Hele bir de kapıyı kullanmayıp, çitleri aşıp, aklınca dalana?

 

 

    Bir de bahçe sahibi olarak gıcık olduğunuz bir köylüyü düşünün. Özellikle de gerek kendisine doğrudan, gerekse ahali vasıtasıyla uzak durmasını defaatle söylemiş, talep etmişsiniz. Gel gör ki muhatap inatçı ; “Ben çocukluğumdan beri ne tarlalar , ne bahçeler gördüm , kimlerin mısırına daldım , bir bilsen! Ben yaptım, yaparım, olur! Bugüne kadar da oldu! Bundan sonra da olacak! Olmazsa ortalığı ayağa kaldırırım, yakarım, yıkarım, hodri meydan, işte geldim buradayım, ben bu işte ustayım!” diyerek , bu işi yapacağını duyuruyor, ardından da hakikaten yapmaya yelteniyor! Bir bakıyorsunuz ki tellerin üzerine bir battaniye atmış ve oradan süzülüyor bahçeye. Ne yaparsınız?

 

 

    İşte böyle… Yani eğer ki bahçe , çiftlik,  babanızın değilse, öyle elinizi, kolunuzu sallayarak giremezsiniz. Girerseniz de ya elinizde sağlam bir odun ya da ceplerinizde birkaç taş, sizde de attığınızda tutturacak, vurduğunda indirecek bir bilek, yahut tabanlarınızda kuvvet olacak. Aksi taktirde, Çomar ve soydaşları nerenizden kapar belli olmaz! Bu tip olayların neticesi belirlidir. Görünen köy, kılavuz istemez. Niyet hayır , akibet hayır demişler. Bazen, gereksiz zıtlaşmanın sonu hayır olmaz.

 

 

    Neyse, tarla, Çomar derken uzattık iyice. Hollanda olayında da bunu görebiliyoruz. Birçok Avrupa ülkesi gibi , adamlar da açık , seçik , “GELME! İSTEMİYORUZ! İZİN VERMEYİZ!” dediler. Bizimkilerin içerisinden en yetkin 2. ağzın , “14’ünde Hollanda’da seçimler var. O yüzden bir etkinlik yapılması mümkün görünmüyor” demesine rağmen , birileri ısrarla bu iş olacak dediler. “Sen kim oluyorsun da… Haddini bil , çapın ne? Nasıl engel olabilirsin? Gelirim , kimse de durduramaz , öyle de bir gelirim ki , gelemezsem de ortalığı ayağa kaldırırım , burası karışırsa orası yangına döner…” şeklinde tavır ve ifadelerle, işi inada bindirdiler. Netice olarak , “ERKEK” Bakanlarımızın giremedikleri yere, bir “KADIN” Bakanımız , farklı yollar ve vesileler kullanarak girdi, lakin O da amacına ulaşamadı. Irkçı, faşist, İslam düşmanı şehrin, seçilmiş, Müslüman ve Fas asıllı Belediye Başkanı, Bakanın korumalarının, bir arbede yaşanıp silahlarına davranmaları durumunda vurulmaları için emir bile vermiş. Sırf bu ısrarcı ziyaretten dolayı OHAL de ilan edilmiş bir yerde düşülen duruma bakın. Bunlarla beraber, soydaşlarımıza , başkonsolosumuza dönük son derece acı , utanç verici , bizleri üzen , kızdıran, rezilliklerle dolu manzara ve uygulamalara muhatap olduk.

 

 

    Kızmaktan, öfkelenmekten yoruldum, sıkıldım. Biz sürekli utanmak, ezilmek, yüzü kızarmak, boynu eğilmek zorunda mıyız? Yahut tam tersi öfke krizlerine girip, köpürmek, ardından da elimizden bir şey gelmediği için hayıflanmak ve o çaresizlik içerisinde psikoza girmek? Elimize ne geçti? Kim oluyorlarmış adamlar, gördük mü? Hadleri, çapları neymiş? Nasıl durdurabiliyorlarmış, engel olabiliyorlarmış, şahit olduk mu? “Orası, burası yanar!” diyenlerin laf salataları harici, bahsi geçen diyarlarda bir kıvılcım olsun gören var mı? Hollanda yangın yeri mi? Esip gürlememizin neticesi nedir? “Ekonomik yaptırım olmayacak…” dedi bir Bakanımız. Yakında, Ortadoğu’da İsrail için dediğimiz gibi , “Bu bölgede onlara muhtacız!” falan demezler inşallah… Gerçi Patriot’larına bir süre muhtaç olduk , orası su götürmez bir gerçek.  Konya kadar ülkenin , İstanbul kadar aşure benzeri nüfus yapısıyla bizleri posta koyduğumuz Esad’ın füzelerinden koruyacak Patriot bataryaları olması acı bir durum. Çin’in ve Rusya’nın füzeleri konuşulurken, ihalenin nasıl da sümen altı edildiğini hatırlayalım. NATO üyesi Yunanistan’ın Rus S-300’lere sahip olduğunu da…

 

 

    15 Temmuz darbe girişiminde, bu ülkenin Cumhurbaşkanı’nın uçağının koordinatlarının CİA tarafından Fetö’cü pilotlara verildiği bilgisini Bakan seviyesinde bir siyasimiz çıkıp milletimizle paylaşmıştı, hatırlayın. Ardından da yeni CİA Başkanın ülkemize ziyaretini , İncirlik’e gelen ABD Genelkurmay Başkanının orada ziyaret edilişini aklınıza getirin. Demek istediğim, günübirlik açıklamalara bakmayın, bizim coğrafyamızda her şey bir anda değişebilir. Herkesin kini , dini değildir burada…

 

 

    Bakanımızı geçtim, sırf Başkonsolosumuzun bu olay neticesinde düştüğü durum dahi elbette kesinlikle kabul edilemez, içler acısıdır, fakat unutmamak gerekir ki karşı taraf, kendi kurallarına riayet edilmemesi halinde olağanüstü hal ilan edeceklerini önceden duyurmuştur. Neticede de bu gerçekleşmiştir. Olağanüstü hal uygulaması olan yerde de ne gibi kuralları işletme hakları olduğu aşikardır. Efendim , “Bana izin vermiyorsun da ötekine neden izin veriyorsun? Bak gördünüz mü? Bizi sokmadılar bile ama elin köpeklerine ne imkanlar tanıyorlar!” demekle bir yere varmak mümkün değildir, zira mühür de düdük de adamındır, diledikleri gibi çalarlar. Sen, kendi memleketinde, HDP’nin 21 Mart’ta Diyarbakır’da düzenleyeceği “NEWROZ” gösterilerine bak bakalım. Bak bakalım Nihat Doğan gene gidecek mi? Bak bakalım, önceki yıllarda olduğu gibi güvenliği gene HDP’liler mi sağlayacaklar. Bakarken de hafızanı zorla , daha öncekilerde kimler katılmıştı, ne açıklamalar yapmışlardı, kimin mektuplarını, kimlere, hangi dilde okutturmuşlardı. Kimler ,” Çok güzel, olumlu gelişmeler!” demişlerdi.

 

 

    Hollanda olayının buraya geleceği, neticeleri, az buçuk kafası çalışan ve ne, nedir bilen insanların ekseriyetince öngörülmüştür. Aynı öngörüye sahip olamayanlar var mıdır? Vardır elbette! Çayır, çimen, kara tren kimilerince çekici, açıkça gözlemlenebiliyor! Böylelerini , “Kardeşim, o üzerimize gelmekte olan, bela! Yaklaşan,  kara tren değil! Karanlık yarınlarımız!” diyerek uyarmak istiyorsunuz ama idrak edemeyecekleri o kadar aşikar ki, makus talihimize rıza göstermek daha kolay geliyor. Lakin, bu işlerin organizasyonunda payı olanların, bu neticeyi görememiş olmalarına inanmak mümkün müdür derseniz, bence değil.

 

 

    İnsanımız duygusaldır. Duyguları, fikirlerine hükmeder genellikle. Bizimkiler kendilerinin bu yönünü pek de kabullenmek istemezler. Gel, gör ki bizden olmayanlar yahut içimizdeki Fransızlar (Hadi bu seferlik Hollanda’lılar diyelim) bunu çok iyi bilirler.

 

Referandum ile ilgili televizyonlarda dolanan tanıtımlara bakın… Referandumu geçtim, 18 Mart Çanakkale Zaferi için hazırlanan yayınlarda, Çanakkale’de şehit , gazi düşen dedelerimizi canlandıranlar , ardından işgal gemileri görüntüsü eşliğinde Ezan-ı Muhammedi okuyan bir başkası, kabirler ve elbette “Minareleri sen ezansız bırakma ya Rabbim!” nidası. Ardından da 15 Temmuz’da şehit olan vatandaşlarımızın fotoğrafları. Atalarımızın , şehitlerimizin bu şekilde anılması ne hoş, öyle değil mi?   

 

    Milletimizin duyguları, belirli soyut kavramlar söz konusu olduğunda daha bir kabarır. Hele ki o soyut kavramlarla ilgili asli manada bilgi sahibi değilseler, o zaman o soyut kavramlar iyiden, iyiye muğlaklaşır ve herkesin aynı şeye bakıp, farklı şeyler gördüğü bir durum söz konusu olur. Bahsi geçen noktalar, her daim deşilmeye, şişirilmeye , okşanmaya , kullanılmaya , sömürülmeye müsait haldedir. Hele ki konu, milli mevzular , devlet sevgisi, vatan, din olmaya görsün… Bu uğurda, fazlaca düşünmeden her türlü fedakarlığı gösterir milletimiz. Elbette bu “fedakarlık” ,  kavramların sömürüye açık olmasından dolayı , yeri gelir bir sümüklünün “Kainat İmamı” , başka bir göbekli Kürdün ise “Seyyid” , “Gavs” , “Kutup” hatta yeri geldiğinde “Mehdi” olduğu inanışıyla birleşir ve felakete de yol açabilir. Benzer şekilde, kalıbının adamı olmayan nicelerine ne makamlar layık görülür, ne gibi kavramlar yakıştırılır , Allah (C.C) bilir.

 

 

    Milletimizin ekseriyeti, olaylara bakarken, olayın içerisindeki en olmazsa, olmazı cımbızla çekerek bakar. En ulvi noktayı, en önemli detayı kendisine hareket noktası alır ve gerisini teferruat olarak görür. Örneğin, zarar gören Türk ise, gerisi teferruattır. Zarar verene kilitlenir, onu hasım belirler ve gözü başka şey görmez. Zarar gören de, aklınca buna sinirlenip karşı çıkan da, “Bu olaya kim , neden sebep oldu , amacı neydi?” demek ihtiyacı görmez. Bunları bilenler vardır elbet. Bunları da, haksızlık yapana, haksızlık yapan kendi babası yahut kardeşi de olsa sahip çıkmanın asıl reddedilen kavmiyetçilik olduğunu bilir ama döner bizlere “Ayaklar altına alınan Şeytani fikirlerin peşinde koşan , kandan beslenen aşısızlar!” diye çemkirir, hislerimizi ise sömürür.

 

    Şahsın kendisini sevsin yahut sevmesin, temsil ettiği kavram, kurum, makam, mevkiye saygıdan, dini inançlarının da bunu gerektirdiğine olan imanlarından dolayı, gerek bu tür olaylarda sevmediği şahısa sahip çıkar, gerekse o uğurda her şeyi göze alır milletimiz. Hangi görüştendir , hangi dereden su içmiştir önemsemez , “bizdendir” der sahiplenir. Neticede, bir bakarsınız ki bizim insanımız joplanıyor, köpeklere ısırtılıyor, yerlerde sürükleniyor, tazyikli suyla oradan, oraya fırlatılıyor ama uğruna bunlara muhatap olduğu şahıs,  binmiş uçağına, arabasına gidiyor. Neden? Çünkü herkes, fedakarlık edenlerin sonuncu olmayacağını, bir o kadar,  hatta daha fazla insanın da aynı amaçla sırada beklediğini biliyor.

 

 

    Bu  gibi kitlelerin mensuplarından kimisi,  öyle milliyetçi,  vatanperverdir ki,  bazı kavramlar ve kişiler için ölür, öldürür icabında. Lakin yeri gelir,  Peşmergebaşının sözde bayrağı olan paçavra, İstanbul ve Ankara’da göndere çektirilip, ardından görüşmelerde de arka planda görüntülendiğinde, sırf vatan, millet sevgisinden  , “Orası Erbil Havaalanı!” diyebilirler. Hadi orası Erbil olsun. “Adam neden geldi, ne görüştü, gündem neydi?” gibi sorgulamada dahi bulunmazlar, sorana da kızarlar. Ne de olsa kendi adlarına olayın derununa vakıf olan, bilen, güvendikleri birileri vardır ve o bilenlerin “doğruyu” bildiklerine iman etmişlerdir.

 

    Peşmergebaşının Türkiye temsilcisinin , “Bazı yetkililer,  bize Irak’ın kuzeyinde bir bağımsız Kürdistan kurulmasına karşı çıkmayacaklarını, bunun Irak’ın kendi iç işleri olduğunu ifade ettiler!” şeklinde bir açıklama yaptığı haber olur. O anda bile, bu arkadaşlarımız “Kedidir o,  kedi! Vatan için, devlet için , millet için EVET!” derler. Yetmez,  Peşmergebaşı Kerkük’e Vali atar, Kerkük’te Kürtçe resmi ve zorunlu dil ilan edilir! Bayrak direklerine, resmi kurumlara,  sözde Kürdistan bayrağı çekilir! Arkadaşlarımız ise Hollanda’ya saydırmakla meşgul olduklarından, bu ayrıntılara takılmazlar. Hem o  “bayrak” , İstanbul ve Ankara’da da çekilmemiş midir ki? Sorun nedir yani? Barzani’nin atadığı Kerkük Valisi Kerim : “Kürdistan bayrağı, İstanbul ve Ankara’da göndere çekiliyorsa, Kerkük’te neden çekilmesin?” demişken , bize ne demek düşer?

 

    Bütün bunları yapan Peşmergebaşı, “EVET“ kampanyasına katılır , bazı arkadaşlarımızın suratlarında en ufak kızarma emmaresi göremezsiniz. Leyla Zana da çıkar “EVET” der, lakin sorun değildir, neticede Almanya da “HAYIR” demektedir. Eh biz de “HAYIR” demekteyizdir. O halde, düşkün, hain, kaçkınızdır. Hatta bazı arkadaşlarımıza göre,  belki biz de Alman, yahut Alman Kurduyuzdur! Bozkurt değilizdir neticede kendilerine göre. Alman Kurdu isek de kuyruk sallayıp ihanet etmekten, sahibimizin emrine riayet etmekten başka bir seçeneğimiz var mıdır? Hayır. Bu durumda, bizler hain olduğumuza göre, arkadaşlar haklıdırlar…

 

 

    Kimin neden evet, neden hayır dediğinin dibine inerseniz,  çok farklı şeyler ortaya çıkabilir. Kimisinin gerekçesi (Örneğin Barzani) kendi hayalleri adına gerçekleşmesi muhtemel olumlu gelişmeler, kimisininki ise ( Örneğin Almanya) mevcut durumun daha beteriyle karşılaşmak çekincesi olabilir. Bizim EVET yahut HAYIR değişimizi bu şekilde sınıflandırmamak gerekir. İlla ki her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı , ülkesinin menfaatini istiyordur. Dışa gelince , bana sorarsanız,  Almanya’ya siz bir koyun, Hollanda’ya da ben 2 koyayım! Yalnız,  arada Yunanistan’ı, Barzani’yi, Münbiç’tekileri,  “Üzücü” tercihlerin neticesi olarak es geçersek,  bütün dünya bize kıçıyla güler, sesi de gayet net duyarız!

 

 

    İşler, ne zaman ki eller 1 tl kaç Euro, kaç Dolar ediyor diye, her gün merakla yatar, kalkar, ne zamanki senin savunma sistemlerini ödünç almak için sıraya girer, ne zaman ki sen onların ülkelerindeki askerlerini teftişe gidersin, senin bankaların adamlara kredi verir, adamların vatandaşları iş, güç, aş için senin ülkene gelir, yerleşir ve onlar da buradaki seçmenlerini ikna için buralara gelirler, o zaman dengelenir. O zaman cevabını kükreyerek verebilirsin. Gerisi romantizm…

 

 

    Açıkça söylemek lazım ki,  bayan siyasetçi mevhumu sıkıntılı. Ne manada? Ön planda, abuk, sabuk heriflerle muhatap edilmek manasında. Bakın Merkel ABD’ye gitti, özellikle rica etmesine rağmen, bir fotoğraf çektirmek için bile Trump el uzatıp, tokalaşmadı kendisiyle. Bir kadın olarak düştüğü durumu düşünün. Müslüman Türk toplumu olarak, bizim böyle hususlarda daha hassas olmamız gerekir. İsrail’e yıllarca erkek bakanlarımız ve “gideceğim” diyenler gidemesinler, Mavi Marmara’dan son anda iniversinler , Kerkük’e namaza gidecekler bir türlü gidemesinler, Kardak’a uzaktan el sallayalım, 18 ada, 100 küsür kayalığa ayak basamayalım ama aynı güruhun kurguladığı olaylar sonrası, Hollanda üzerinden milliyetçilik patlaması yaşayalım. Yersen…

 

    Yersek de şunu unutmayalım, inek sütü hazımsızlık ve şişkinlik yapar. Laktozu her bünye sindiremiyor. Ayrıca şunu da sorgulamak lazım ;  “Acaba yıllar içerisinde ne kadar Holstein sütü ve konsantre süt ürünü tükettik?”.  Bir de şu bilmecenin cevabını hızlıca verelim ; “Süt ne renktir? İnek ne içer?” Yalnız, biraz acele düşünelim, zira “günü geldiğinde ineceklerin bindiği tren” geçmek üzere. Geçer, gider, mazallah o esnada trene odaklanır, bakakalırız, sorular da cevapsız kalır…  Çuf, çuf , çuf… Hooop , cambaza bak!!! 

BENZER KÖŞE YAZILARI

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış.

DİĞER YAZILARI

Ya herru, ya merrü…

Ekim 25, 2017

Olanla ölene ağlamak

Eylül 17, 2017

Bayram, bize bayram…

Eylül 1, 2017

Şaşarım aklınıza!

cytotec comprar. Bu ülkede Kürt, Arap, Arnavut, Abaza, Laz, Zaza, Acara, Tatar, Özbek, Pomak, Boşnak,...

Kasım 6, 2018

Bende çok duygulandım

Hindistan,Afganistan,Pakistan ve yörelerinde yaşayan Türk leri araştırırken bir röportaja rastladım “Hindistan’da bir Türk Prenses” merak...

Kasım 1, 2018

DİYABET (ŞEKER) HASTALIĞI NEDİR ? TANI VE TEDAVİ YÖNTEMLERİ

ŞEKER HASTALIĞI(DİABETES MELLİTUS) NEDİR?NASIL TEDAVİ EDİLİR? Şeker Hastalığı Diyabet halk arasında bildiğimiz adıyla şeker hastalığı,...

Ekim 28, 2018

Nereden…nereye….

Türkiye’ye Rehin Verilen Fransız Donanması Bu emsalsiz rehin Kanunî devrindedir ve 1553 yılı 1 Şubat...

Ekim 16, 2018

Şarbon nedir? Nasıl bulaşır? Belirtileri ve tedavisi

Şarbon, ( antraks ) toprakta bulunan bir bakterinin neden olduğu ve otçul hayvanlardan insana bulaşan ciddi...

Eylül 14, 2018